Safranbolu turizminde vizyon hangisi olmalı: Kalabalık mı nitelik mi? Elif Köse’nin sözleri neden bu kadar tepki çekti?

Son günlerde Elif Köse’nin Antalya’da düzenlenen TÜRSAB Turizm Kongresi’nde yaptığı açıklamalar üzerinden yürüyen tartışmalar aslında Safranbolu’nun turizm vizyonunu yeniden düşünmemiz gerektiğini açıkça ortaya koyuyor.

Köse’nin sözleri bazı kesimler tarafından sert bulundu. Özellikle esnafın turizm bilinci konusunda yaptığı değerlendirmeler tepki çekti. Ancak bu açıklamaları sadece bir eleştiri olarak görmek meseleyi yüzeysel okumak olur.
Çünkü ortada bir suçlama değil açık bir gerçeklik tespiti var.

(Hemen bazıları neyin ne olduğunu anlamadan Başkan Elif Köse’yi eleştiri bombardımanına tutmuş. Ayıp efendiler, Sezar’ın hakkını Sezar’a verin, düşünmeden konuşmayın. Çünkü yapılan eleştirilerin önemli bir kısmı meseleyi anlamaktan ziyade beklenti refleksiyle verilen tepkilerden ibaret görünüyor. Turizmi yalnızca günlük kazanç üzerinden okuyan, şehrin kültürel değerini ikinci plana atan bir bakış açısıyla hareket eden bu yaklaşım, Safranbolu gibi bir şehri anlamaktan oldukça uzak. Öyle ki, yüzyılların mirası olan taş yolların, Arnavut kaldırımlarının “bozuk” olduğu gerekçesiyle asfaltlanması gerektiğini savunacak kadar yüzeysel bir anlayışın varlığı bile başlı başına düşündürücü. Oysa o taş yollar Safranbolu’nun kimliğidir, hafızasıdır, ruhudur ki Başkan Elif Köse orijinal kaldırımları, yolları ortaya çıkarabilmek adına yıllarca zift kokulu asfaltları kazıyıp kaldırımların, yolların tarihini gün yüzene çıkardı.

Öte yandan Elif Köse’nin açıklamalarını haberleştirirken bazı çevrelerin meseleyi çarpıtarak, kendi yorumlarını da içine katarak sunması ise apayrı bir problem. Sanki ortada büyük bir açık yakalanmış gibi fırsatçılıkla yapılan bu yorumlar gerçeği anlatmaktan çok algı oluşturma çabasının bir yansımasıdır.)

Bugün turizm sadece kepenk açıp müşteri beklemekten ibaret değildir. Turizm bir şehri temsil etme biçimi, bir misafirle kurulan iletişim ve en önemlisi bir kültür meselesidir. Safranbolu gibi "Osmanlı'nın parmak izi" denilebilecek kadar tarihi ve kimliği güçlü bir şehirde bu kültürün eksik kalması yalnızca bugünü değil yarını da doğrudan etkiler.

Safranbolu sıradan bir turizm destinasyonu değildir. Yüzyılların birikimini taşıyan, mimarisiyle, sokaklarıyla, dokusuyla yaşayan bir açık hava müzesidir. Böyle bir şehirde turizm anlayışı da sıradan olamaz.
Şayet olursa, yarın zaten Safranbolu diye bir yer kalmaz;
Sıradanlaşır...

Bugün dünyanın önemli turizm şehirlerine baktığımızda ortak bir gerçek çıkar karşımıza.
Turist sadece müşteri değildir. O aynı zamanda o şehrin gönüllü tanıtım elçisidir.
Eğer bir turist geldiği şehirden memnun ayrılıyorsa sadece kendisi tekrar gelmez, çevresine de o şehri anlatır.
Ama memnun kalmadan ayrılıyorsa bu durum çok daha hızlı yayılır.

İşte bu yüzden turizmde mesele sadece o an kazanılan para değil, uzun vadede oluşturulan itibardır.

★★★

Bundan yaklaşık 7 yıl önce çevremdekilerin allayıp pullamasıyla, “mutlaka gitmelisin” ısrarlarıyla bir hata yapıp Bodrum’a gittim. Evet, “doğası tartışılmaz bir güzelliğe sahiptir. Deniz, manzara, doğa… Hepsi hayranlık uyandırıcı” diyorlar. Hatta öyle bir anlatıyorlar ki insan kendini cennetin kapısında sanıyor. Ama ben şehir merkezindeki liman haricinde o anlatılan güzelliklerin pek izine rastlayamadım. Sonra anladım ki mesele sadece doğa ve tarih değilmiş.

Hayatımda bu kadar kontrolsüz kalabalığı bir arada görmedim. Kaldığımız villa dağın başındaydı. Aşağıdan yukarı bakınca yamaca serpiştirilmiş yapılar insanın içine huzur değil, aksine garip bir sıkışmışlık hissi veriyordu.

Ya o fiyatlar...?
Kalabalığın oluşturduğu o yapay talep ortamında ortaya çıkan astronomik pahalılığı nasıl görmezden gelebiliriz.
Esnafın çoğu oldukça rahat. Üç kuruşa aldığı ürünü, “Nasıl olsa alacaklar, o almazsa başkası alır. Yüz kişiye satacağıma doksan kişiye satar, daha fazla kazanırım” anlayışıyla katbekat fazlasına sunabiliyor.

Üstelik bu anlayışı benimseyenlerin önemli bir bölümü de şehrin gerçek sahipleri değil; dışarıdan gelen bir esnaf. Ve onlar, şehrin sunduğu imkânlardan sonuna kadar faydalanan ama o şehrin geleceğini, kimliğini ve sürdürülebilirliğini pek de önemsemeyen bir bakış açısıyla kısa vadeli kazanç uğruna, uzun vadede şehrin değerini tüketen bir anlayışla hareket ediyor.

Denize girmek istiyorsunuz, her yer ücretli. Neredeyse tüm sahiller özel işletmelerin kontrolünde. Denizi görmek bile bir mesele haline gelmiş. Şehir merkezine inmeden doğru düzgün denizi göremiyorsunuz. Üstüne bir de su sıkıntısı. Böylesine doğal bir güzelliğin içinde, böylesine plansız ve yoğun bir yapılaşmanın ortaya çıkardığı tablo insanı turizmden soğutuyor. Şimdi bana sorsalar tekrar gider misin diye, vallahi de billahi de para verseler dahi bırakın adım atmayı yakınından bile geçmem.

Aynı durum yıllar önce gittiğim Amasra için de geçerli. Belki 15 yıl olmuştur gitmeyeli. Oysa mesafe dediğin alt tarafı 100 kilometre. Ama o kalabalık…
Şehre girdiğiniz anda nefes alamıyorsunuz.
Araçla ilerlemek zaten başlı başına bir sorun.
Park yeri bulmak neredeyse imkânsız. Bulduğunuzda da karşınıza çıkan tablo belli. Bir bakıyorsunuz birisi evinin bahçesini otoparka çevirmiş, fırsatı kazanca dönüştürmüş. O anda sizi kibarca karşılıyor ve ardından bir güzel öpüyor.
Yani açık konuşalım, Amasra'nın güzelliğini görmeden önce öpülmenin tadına fahiş fiyatlarla şahit oluyorsunuz.
Çünkü anlayış aynı… “kısa vadede kazan, uzun vadeyi boş ver” anlayışı.

Ben ne yapıyorum?
Şehre girmiyorum.
Eski yoldan çıkıyorum, boş bir alan bulabilirsem kuruyorum masamı, mangalımı yakıp Amasra’yı yukarıdan seyrediyorum ve Fatih Sultan Mehmet'in lalası (hocası) Akşemseddin'e söylediği o meşhur sözü hatırlıyorum; "Lala, lala, Çeşm-i Cihan bu mu ola?"
O güzel manzaraya uzaktan bakıp özlemimi giderdikten hemen sonra trafik yoğunluğuna kalmadan geri dönüyorum.
Çünkü içine girdikçe kaybolunan, kalabalıkla boğulan şehirler var artık bu ülkede ve öylesine yoğunluğun yaşandığı bir yerin güzelliğini içinde yaşayarak değil, uzaktan bakarak yaşayabiliyorsunuz.

İşte tam da bu yüzden şunu çok net söylemek gerekiyor. Safranbolu vasıfsız ve katkısız boş kalabalıkla büyümez, ancak o kalabalıklar içinde kaybolur.

Bir şehri kurtaran çok ziyaretçi sayısı değil, o şehri anlayan, o şehre saygı duyan etkin ve kalıcı, katkılı ziyaretçi sayısıdır.

İşte tam da bu yüzden Elif Köse’nin söylediği “nitelikli turist” meselesi son derece kıymetli.

Çünkü kontrolsüz kalabalık şehrin dokusunu bozar, hizmet kalitesini düşürür, yerel esnafa kısa vadeli kazanç sağlar. Oysa daha az ama nitelikli turist daha fazla harcama yapar, kültüre saygı duyar ve şehre gerçek anlamda değer katar.
Hatta şehri korur.

Safranbolu gibi özel bir şehir için tercih nettir.

Safranbolu sadece bir şehir değildir; bir kültürdür çünkü.
Türkiye’nin yüzyıllar öncesine uzanan yaşam tarzıdır,
Tarihidir,
Dokusudur.
Osmanlı’nın tarihten günümüze silinmeyen parmak izidir.
Her sokağında bir hatıra, her konağında bir hikâye, her taşında bir medeniyet birikimi vardır.
Safranbolu, geçmişin bugüne dokunan zarafetidir, kimliğini koruyarak ayakta kalmış nadir şehirlerden biridir.
Bu yüzden Safranbolu’da turizm, kalabalıkla değil; değer bilerek, anlayarak ve hissederek yapılmalıdır.

★★★

Asıl mesele cevabını aradığımız şu soruda gizlidir:
Biz Safranbolu’da turizmi büyütmek mi istiyoruz yoksa değerini koruyarak geliştirmek mi istiyoruz.

Bu iki yaklaşım birbirinden tamamen farklıdır.
Birincisi kısa vadeli kazanç getirir. İkincisi ise sürdürülebilir bir gelecek kurar.

Bugün birçok şehir kontrolsüz turizmin bedelini ağır şekilde ödüyor. Tarihi dokuları kayboluyor, yerel kültürü ticarileşiyor ve şehirler kimliğini yitiriyor.
Safranbolu’nun böyle bir riski göze alacak lüksü yok.

Elif Köse’nin yaptığı açıklamalar tam da bu noktaya işaret ediyor. Bu bir eleştiri değil, uyarıdır. Bu bir suçlama değil, çağrıdır anlayabilenler için…
Esnafa, yöneticilere ve şehrin tüm dinamiklerine yapılmış bir çağrı.

Bugün tartışılması gereken şey bir belediye başkanının sözleri değil. Asıl tartışılması gereken Safranbolu’nun nasıl bir turizm şehri olmak istediğidir.

Kalabalıkların hızla tükettiği bir yer mi yoksa değerini koruyan seçkin ve sürdürülebilir bir destinasyon mu.

Turizmde başarı gelen kişi sayısıyla değil o şehrin bıraktığı etkiyle ölçülür. Eğer bir şehir geleni memnun ediyor, kendine hayran bırakıyor ve tekrar gelme isteği uyandırıyorsa işte o şehir doğru yoldadır.

Elif Köse’nin vurguladığı da tam olarak budur.

Sayı değil nitelik.

Anı kurtarmak değil geleceği inşa etmek...