Bazı banka yöneticilerinin milyonluk ticari kredi müşterileri hakkında gerekli, gereksiz dedikoduları bir şehrin ekonomisine bozabilir.
Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik tablo ortada…
Türk Lirası'nın yaşadığı ciddi değer kaybı, dövizin uzun süre reel değerinin altında seyretmesi, finansmana erişimin her geçen gün zorlaşması, yüksek faizler ve artan maliyetler…
Tüm bu etkenler, ticaret yapmayı her geçen gün daha da güç hale getiriyor.
Bugün irili ufaklı birçok işletme ayakta kalabilmek için büyük bir mücadele veriyor.
Özellikle Karabük gibi sanayi ve ticaretin önemli olduğu şehirlerde faaliyet gösteren inşaat, demir-çelik, otomotiv, turizm ve diğer sektörlerdeki orta ve büyük ölçekli firmalar, ekonomik şartların yanı sıra başka bir sorunla daha mücadele etmek zorunda kalıyor.
Dedikodular...
Neredeyse gün geçmiyor ki herhangi bir firma hakkında "Konkordato başvurusu yapmış", "Batıyor", "Ödemelerini durdurmuş" şeklinde söylentiler dolaşıma girmesin.
Atalarımız boşuna söylememiş;
"Ağacın kurdu özündedir."
Ne yazık ki küçük şehirlerde piyasanın en büyük düşmanlarından biri de kulaktan kulağa yayılan bu asılsız söylentiler oluyor.
Daha vahim ve düşündürücü olanı ise;
Bazı banka yöneticilerinin bu dedikodu mekanizmasının bir parçası haline gelmesidir.
Elbette tüm banka müdürlerini aynı kefeye koymak haksızlık olur.
İşini etik kurallar çerçevesinde yapan, müşterisinin ticari itibarını koruyan çok sayıda yönetici de var.
Sözümüz onlara değil.
Ancak bazı banka müdürleri, milyonlarca liralık ticari kredi kullandırdıkları şirketlerin adeta finansal dedektifliğine soyunuyor.
Kredi verdikleri firmaların mali durumlarını araştırırken, yaptıkları istihbarat çalışmaları çoğu zaman üçüncü kişiler arasında dedikoduya dönüşüyor.
Klimalı makam odalarında oturup, kendi müşterilerinin finansal durumunu telefon sohbetlerinin konusu yapanlar var.
Bir firmanın kredi veya çek ödemesinde birkaç saatlik ya da bir günlük gecikme yaşansa bile hemen "Acaba ne oluyor?" sorusu kulaktan kulağa yayılmaya başlıyor.
Bunları biz söylemiyoruz.
Bölgede faaliyet gösteren birçok iş insanı, bazı banka yöneticilerinin bu tutumundan ciddi rahatsızlık duyduklarını açıkça dile getiriyor.
Oysa bankacılık, güven üzerine kurulmuş bir sistemdir.
Bir şirketin mali yapısı hakkında edinilen bilgiler, ticari sır niteliği taşır.
Bu bilgilerin üçüncü kişilerle paylaşılması ya da dedikodu malzemesi haline getirilmesi yalnızca etik açıdan değil, hukuki açıdan da ciddi sonuçlar doğurabilir.
Nitekim 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, ticari sırların korunmasına ilişkin açık hükümler içeriyor.
Görevi, mesleği veya sıfatı gereği öğrendiği ticari sırları hukuka aykırı şekilde açıklayan kişiler hakkında, şikayet üzerine hapis ve adli para cezası uygulanabilmektedir.
Acaba birkaç banka yöneticisi hakkında bu kapsamda savcılık incelemesi başlatılsa, herkes görev sınırlarını daha dikkatli hatırlar mı?
Bugün piyasalarda yaşanan en büyük sorunlardan biri güven kaybıdır.
Ekonomik sıkıntı yaşayan bir şirketin üzerine bir de asılsız konkordato söylentileri eklenince, o firmanın itibarı ağır yara alıyor.
Tedarikçisi tedirgin oluyor, müşterisi geri çekiliyor, finansmana erişimi daha da zorlaşıyor.
Sonuçta zarar gören yalnızca o şirket olmuyor.
İşsizlik artıyor, piyasalardaki nakit akışı daralıyor, ticaret yavaşlıyor ve şehir ekonomisi yara alıyor.
Kısacası, dedikodu yalnızca bir söylenti değildir; bazen bir işletmenin kaderini değiştirecek kadar ağır sonuçlar doğurabilir.
Biraz daha sorumluluk, biraz daha vicdan ve biraz daha meslek etiği…
İnanın, en çok da buna ihtiyacımız var.
"Yapmayın, etmeyin" demek yeter mi bilmiyorum.
Ama en azından tarihe bir not düşmüş olalım.
