YALAMA: SADECE TEKNİK DEĞİL, BİRAZ DA KARAKTERİSTİKTİR

Sanayide bozulan parça değişir; peki ya insan? Yalama olmuş bir karakter ve kaybolan değerleri geri kazanılabilir mi, yoksa çok mu geç kalınmıştır?

Abone Ol

Sanayide çalışanların diline yerleşmiş bazı kelimeler vardır. Bu kelimeler sadece teknik bir durumu anlatmaz; zamanla hayatın başka alanlarını da tarif eden güçlü birer metafora dönüşür. İşte o kelimelerden biri de **“yalama”**dır.

Sanayide çalışan herkes bu kelimeyi iyi bilir. Bir cıvatayı ters ağızlattınız mı, yani dişlerini doğru yuvaya oturtmadan zorladınız mı, kısa sürede dişleri sıyrılır ve cıvata yalama olur.
Ya da kaliteli bir cıvataya düşük kaliteli bir somun taktınız diyelim. Biraz fazla sıktığınızda somunun dişleri cıvatayı tutamaz, sıyırır ve sonuç yine aynıdır: yalama.

Yalama olan bir parça artık görevini yapamaz.
Tutar gibi görünür ama tutmaz.
Sıkılmış gibi durur ama aslında boştur.

Bu yüzden sanayide “yalama” kelimesi, çoğu zaman bir işin bitmesi, bir parçanın kullanılamaz hale gelmesi anlamına gelir.

Ama mesele sadece sanayiyle sınırlı değildir.

Aslında dikkatli bakarsanız hayatın kendisinde de çok sayıda yalama vardır.

★★★

Mesela bir kurumda liyakat yerine başka şeylerin konuşulduğu anlar vardır:
Birilerinin bir yerlere gelebilmek için yaptığı aşırı eğilip bükülmeler…
Birilerini memnun edebilmek için atılan taklalar…

İşte o durumlar da bir bakıma insani karakterin yalama olmasıdır.

Çünkü insanın omurgası sağlam olmazsa, değerleri güçlü olmazsa, çıkar karşısında dişleri sıyrılmış bir somun gibi dönmeye başlar.
Tutması gereken yerde tutmaz, direnmesi gereken yerde direnemez, sıkması gereken yerde sıkmaz;
Görevini yapamaz.

İnsan da bazen böyle olur.

Dışarıdan bakıldığında sağlam gibi görünür ama ilk zorlamada karakterinin dişleri sıyrılır.

★★★

İnsanın karakteri de bir nevi cıvata gibidir.
Yapısı, kaliteli çelikten üretilmiş, ısıl işlemle sertleştirilmiş, menevişle kırılgan yapısı giderilmiş gibi temeli sağlam olmalı.

Bu temelin ilk harcı ise çoğu zaman farkında bile olmadan çocuklukta atılır.
İlk dişler açılır.

Çocuk dünyaya geldiğinde ilk bağını annesiyle kurar.
Onun sesi, onun kokusu, onun varlığı…

Güveni bulur çünkü.

Hatta henüz birkaç aylıkken bile biri annesine sert bir sesle konuşsa bunu hisseder ve refleks olarak ağlamaya başlar. Çünkü onun dünyasında ilk savunulması gereken şey annesidir.

Eğer bu ilk bağlantı sağlamsa, dişler düzgün oturur.

Sonra bu çember genişler: baba girer devreye.
Ardından kardeşler, aile, yakın çevre…

Her biri, cıvatanın dişlerine eklenen yeni halkalar gibidir.
Her temas, her ilişki karakterin biraz daha yerine oturmasını sağlar.

Ama eğer bu süreçte boşluklar oluşursa…
Eğer bazı bağlar zayıf kalırsa…

İşte o zaman dişler tam oturmaz.

İlk başta sorun fark edilmez.
Her şey normal gibi görünür.

Ama biraz yük bindiğinde…

Sıyırma başlar; ardından sıyrılışlarla kopuşlar...

★★★

Bir süre sonra komşular girer hayatına.
Sokağındaki çocuklarla tanışır.
İlk arkadaşlıklarını kurar.

Onun dünyasında artık yeni bir sınır vardır: sokağı.

Sokaktan sonra mahallesi gelir.
Mahalleden sonra ilçesi.
Bir süre sonra ise şehri.

“Benim sokağım.”
“Benim mahallem.”
“Benim ilçem.”
“Benim şehrim.”

Bu aidiyet halkaları genişledikçe çocuk aslında farkında olmadan daha büyük bir kavramı öğrenir: vatan.

En sonunda ise şu cümleyi kurar:

“Vatanım benim canım...”

★★★

Fakat burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır.

Eğer bu aidiyet halkalarının bazıları eksik kalırsa, yani insan mahallesine, şehrine, yaşadığı yere karşı bir sorumluluk duygusu geliştirmezse, sahiplenmezse, bulunduğu çevreyle güçlü bir bağ kurmazsa vatan sevgisi de çoğu zaman yüzeysel kalır.

Çünkü insan önce en yakın çevresini sahiplenir. Sonra daha büyüğünü.

Şehrine sahip çıkmayan, vatanına sahip çıkamaz.

Bugün bazı insanların yaşadığı yerin menfaatini savunmaktan bile kaçınması, üç beş küçük çıkar uğruna yaşadığı şehrin değerlerini kolayca harcayabilmesi işte biraz da bu yüzden olur.

Aidiyet zincirinde bir yerde boşluk oluşmuştur.
Ve o boşluk, zamanla dişleri sıyırmıştır.

Yani başka bir ifadeyle yalama olmuştur.

★★★

Yalama olmuş bir cıvata ne kadar sıkılırsa sıkılsın artık iş görmez.
Tutmaz.
Dayanmaz.
Bağlamaz.
Birleştirmez.
Sıkmaz.

İnsan da değerlerini yitirdiğinde aynı duruma düşer.

Bir noktadan sonra artık sözler sağlam görünse bile içi boştur.
Tutunması gereken yerde tutunamaz.

Ve gerçekler ortaya çıktığında kaçınılmaz bir son yaşanır.

Tıpkı sanayide olduğu gibi…

Yalama olmuş parçalar sökülür, kenara ayrılır ve çoğu zaman hurdaya gönderilir.
Bazen de tamir edilmeye çalışılır; belki yeniden kullanılabilir hale gelir diye.

Hayatta da benzer bir süreç vardır.

Gerçekler ortaya çıktığında bazıları lağım kanallarından arıtma tesisine doğru akar.
Belki orada temizlenirler.
Belki hatalarını görürler.
Belki geri dönüşürler.

Belki…

★★★

Sanayide bozulan bir parça yenisiyle değiştirilebilir.

Peki ya insan?

Sizce "yalama olmuş" bir karakterin, kaybedilmiş değerlerin gerçekten bir geri dönüşümü mümkün müdür, yoksa o dişler bir kez sıyrıldığında her şey için çok mu geçtir?

Bilmiyorum ama bir gerçek var ki o hiç değişmez:

Zarfçıklarla dişleri sıyrılmış bir karakteri yeniden tutturmak, sağlam bir cıvata üretmekten çok daha zordur.