KARABÜK BEŞİKTAŞLILAR DERNEĞİ

Karabük Beşiktaşlılar Derneği davetiyle hatırlanan Kerküklü bir Türkmen gencinin hüzünlü hikayesinden Beşiktaş’ın siyah-beyaz renklerindeki yas hikayesine...

Abone Ol

Ankara’da üniversite yıllarımda Kerküklü Atilla Bayraktar adında samimi bir arkadaşım vardı. Türkçesi o kadar duru, o kadar kadim bir Türkmen Türkçesiydi ki; kelimeleri dökülürken ağzından hayranlıkla dinlerdim. Ben onu çok iyi anlıyordum ama o bizim modern İstanbul Türkçesiyle harmanlanmış ifadelerimizi anlamakta bazen güçlük çekiyordu.

Bir gün matematik dersinde hocamız konuyu anlattıktan sonra, vizede soracağı soruyu tahtaya yazdı. Üzerine basa basa, "Bakın arkadaşlar, bu soru vizede kesinlikle çıkacak. Şimdiden iyi anlayın ve tekrar edin, Farklı olan tarafı sadece rakamları olacak." diye uyardı. Nitekim vize gününe kadar her derste farklı sorularla aynı ikazları yineledi.

Vize sonuçları açıklandığında manzara pek iç açıcı değildi. Sınav sonrası ilk derste hocamız adeta isyan ediyordu: "Size hangi soruların çıkacağını söylemedim mi? Örnekler vermedim mi? Neden çalışmadınız? Branşınız teknik konular, yapacağınız küçük hesap hataları geriye dönülmez acılar bırakabilir."

Hocanın kızgınlığı amfiye yayılırken, Kerküklü Atilla o saf şivesiyle söz istedi:

"Hocam, siz bu kadar sitem ediyorsunuz ama ben Kerküklüyüm, Türkmen’im. Bazı kelimelerinizi anlamakta zorluk çekiyorum. Bu ağır sözlerinizden beni ve benim gibi olanları hariç tutun," diyerek nazikçe itiraz etti.

Hocamız bu sözü duyunca öyle hiddetlendi ki, amfi bir anda buz kesti. "Biz canımız pahasına Türkmenler için mücadele ediyoruz!" diye gürledi. "Kerkük işgal edilmesin, kimliğiniz asimile olmasın diye uluslararası sahalarda sesinizi duyurmak için yırtınıyoruz; siz kalkmış ‘Türkçeyi anlamıyorum’ diyorsunuz.
Çık dışarı!
"

Atilla sadece "Hocam..?" diyebildi. Gerisini tamamlamasına izin verilmedi. Kederli bir yüzle, başı önde dışarı çıktı.

Atilla'nın zoruna gitmişti bu tavır. Zaten Saddam zulmünden kaçıp gelmişlerdi. Irak’ta Türkmence konuşmaları yasaktı; Türkiye’de okuduklarını aileleri bile gizlemek zorundaydı. Resmi olarak Yugoslavya’ya okumaya gidiyor gibi görünüyor, gizlice Türkiye’ye sığınıyorlardı. Harçlıkları bile bin bir dolambaçlı yoldan, ülkeler arası gizli kanallarla ellerine ulaşıyordu.
Öyle çilekeş bir hayattı onlarınki...
Hocanın onu sınıftan kovması, bu yaralı hayata tuz biber olmuştu.

Ders bitene kadar kapıda bekledi. Hocanın sınıftan çıkmasını bekledi ama çıkmadı hoca, defterine bir şeyler karalıyordu. Tüm öğrenciler dışarı çıkıp sınıf boşalınca yanına gitti. Gözlerinin içine bakarak konuşmaya başladı:

"Hocam, ben Kerküklüyüm. Özbeöz Türküm. Buraya ailemi ve kardeşlerimi zulümden kurtaracak ilmi öğrenmeye geldim. Vatanımı kurtardığımda bende yeni nesiller yetiştireceğim. Bakın benim gözlerime; bu Türk gözüdür. Biz özümüzü hep diri tuttuk. Arap geleneğine boyun bükmedik, zulmün karşısında eğilmedik. Biz öz Türkçemizi koruduk ama siz Türkçenizi değiştirdiniz hocam... Asıl siz özünüze dönün!"

Hocamız donup kalmıştı. Beklemediği bu onurlu tepki karşısında şaşkınlıkla Atilla’nın gözlerine bakakaldı. Hiçbir şey diyemedi. Sakince sandalyesinden kalktı ve yavaş adımlarla sınıfı terk etti.

Dönem boyunca dersler devam etti; hoca kürsüye çıktı, Atilla sırasında oturdu. Ama hocamız Atilla’ya bir daha asla tek bir kelime dahi etmedi;
belki de edemedi...

İşte Atilla ile o kopmaz dostluğumuz, hocaya karşı verdiği bu vakur dersten sonra başladı.

★★★

O zamanlar Atilla, Cebeci’de birkaç Kerküklü arkadaşıyla mütevazı bir evde kalıyordu. Zaman zaman onlara misafir olurdum. O evin havası başkaydı; kapıdan içeri girdiğinizde Ankara’nın göbeğinde değil, Kerkük’ün kalbinde hissederdiniz kendinizi. Duvarlarda Kerkük resimleri, mavi Türk bayrakları...
Çaylar tazelenir, muhabbetler uzar, sözler söylenir ama her söz döner dolaşır hep o yaralı coğrafyaya, Musul’a, Kerkük’e gelirdi.

(Kerkük’ü hiç unutmamak, o yakıcı hasreti her daim diri tutmak için Ankara’daki Kerküklüler her ay düzenli olarak bir araya gelirlerdi. Bu buluşmalar sadece bir görüşme değil, adeta topyekun bir sılaya dönüş ayiniydi. Büyük bir imece usulüyle mutfağa girilir, Kerkük’ün o meşhur yöresel yemekleri hep beraber hazırlanırdı.

Büyük bir sofranın etrafında diz kırıp oturduğumuzda, havaya sadece dumanı tüten yemeklerin kokusu değil, "memleket" dediğimiz o tarifsiz hüzün ve neşe karışırdı. O sofralar öyle samimi, o lezzetler öyle eşsizdi ki; kullanılan baharatlardan tutun da ekmeğin bölünüşüne kadar her detayda bin yıllık bir Türkmen geleneği yaşatılırdı. Üzerinden yıllar geçse de o dostlukla yoğrulmuş unutulmaz yemeklerin tadı hala damağımda, o sofraların sıcaklığı ise hala yüreğimdedir.)

Musul’un nasıl sistematik bir asimilasyonla Türkmen kimliğinden koparılıp azınlık haline getirildiğini saatlerce konuşurduk. En büyük korkuları, tarihin tekerrür etmesi ve aynı karanlık senaryonun Kerkük’te de sahnelenmesiydi. Bu felaketi engellemek için neler yapılması gerektiği üzerine sabahçı kahvelerini aratmayan derin, sancılı tartışmalarımız olurdu.

Onların dünyasında başka bir gündeme yer yoktu; tüm düşünceleri, tüm hayalleri Kerkük’tü. Aslında Türkiye’ye okumaya, kariyer sahibi olmaya ve aldıkları bu donanımla BAAS rejimine karşı fikri bir mücadele vermeye gelmişlerdi. Ancak Kerkük’ün derdi öyle bir kor gibi düşmüştü ki yüreklerine, bazen ne okulu ne de istikbali düşünebilecek halleri kalıyordu.
Akılları hep geride, o barut kokulu katliamların yaşandığı sokaklardaydı.

Fakat çileleri sadece özlemle sınırlı değildi. En çok da Ankara’nın gölgelerinde dolaşan, BAAS rejimine istihbarat sağlayan o sözüm ona "Kerküklü" hainlerden korkuyorlardı. İçlerindeki bu casusların, yürüttükleri kutsal dava hakkında Saddam rejimine bilgi sızdırması demek, Kerkük’te bıraktıkları ailelerinin fermanının imzalanması demekti. Tek bir ihbarla babaları hücreye atılabilir, kardeşleri idam sehpasına gönderilebilirdi.

Atilla ve arkadaşları, gurbette gelecek tahsil ederken aslında her an sırtlarında bir hançer, yüreklerinde ise hasretleriyle beraber ailelerinin can korkusuyla yaşıyorlardı.

★★★

Yine bir gün Atilla ile oturmuş, Türkçülük ve milliyetçilik üzerine fikir alışverişi yapıyorduk. Söz nasıl olduysa, o derin ve yakıcı konulardan sıyrılıp bir şekilde futbola geldi. Atilla birden yüzüme bakıp, "Biliyor musun Engin," dedi; "Kerkük’te yaşayan her Türkmen özbeöz Beşiktaşlıdır."

Şaşırmıştım...

Fanatik olmasam da ben de Beşiktaş taraftarıydım ama Kerkük ile siyah-beyaz renkler arasında kurduğu bu mutlak bağa anlam verememiştim. "Ne alakası var Atilla, neden herkes Beşiktaşlı olsun?" diye sordum.

Derin bir nefes çekti, bakışlarını Ankara’nın griliğinde değil de sanki çok uzaklardaki bir hatıranın boşluğunda gezdirir gibi anlatmaya başladı:

"Biliyorsun, rahmetli Atatürk Lozan masasında Misak-ı Milli sınırları içinde yer alan Musul ve Kerkük’ü bırakmamak için çok çaba sarf etti. Sınırlar içine katamadı ama Kerküklüler umutlarını hiç kaybetmediler; bir gün o şanlı ordunun sınırdan geçeceğine hep inandılar.
Sabırla beklediler.
Nitekim tam zamanı geldiğinde, Türk askeri Musul’a yönlendirildi. Tam hasret bitecek, topraklar ana vatana kavuşacakken; İngilizlerin desteği ve kışkırtmasıyla 'din elden gidiyor' kisvesi altında asıl amaçlarının doğuda bağımsız bir Kürt Devleti kurulması olan Şeyh Sait isyanı patlak verdi. Bir buçuk ay süren bu isyanı bastırmak için Musul ve Kerkük’ü kurtaracak olan o ordu, yönünü içeriye çevirmek zorunda kaldı. İşte o an, Musul ve Kerkük tamamen kaybedildi...
"

Atilla’nın sesindeki o ince sızı, Beşiktaş’ın renklerine büründü sanki:

"İşte o zamanlar renkleri Kırmızı-Beyaz olan Beşiktaş, Kerkük’ün önce Lozan’da, sonrasında ise bu talihsiz isyanla kesin olarak elden çıkmasının ardından, bir yas nişanesi olarak renklerini Siyah-Beyaz yapmıştır. Biz Kerküklüler, Beşiktaş’ın siyahında kendi matemimizi, beyazında ise hiç sönmeyen umudumuzu gördük. Bizim için Beşiktaş sadece bir takım değil, koparılan bir vatan parçasının tutulan yasıdır."

★★★

Geçen gün Karabük Beşiktaşlılar Derneği Başkanı Göksun Öztoprak beni arayıp, 21 Nisan 2026 Salı günü basın mensuplarıyla bir araya gelecekleri kahvaltı programına davet edince; zihnimin tozlu raflarından Atilla Bayraktar ve o hüzünlü anılarımız birer birer dökülüverdi.

Şimdi diyeceksiniz ki; "Bir dernek kahvaltısı ile Kerkük'ün, Atilla'nın ne alakası var?"

Aslında alakası o kadar büyük, cevabı o kadar derin ki...

Şeyh Sait gibi bu ülkenin geleceğinin dibine kibrit suyu dökenler, bir vatan parçasının; yani Musul’un ve Kerkük’ün elimizden kayıp gitmesine sebep olanlar, daha düne kadar bu topraklarda "vatan haini" olarak anılırken; bugün birileri tarafından arkalarından rahmetle söz edilir hale geldiyse, Beşiktaş’ın o siyahındaki matemin nedenini herkes yeniden hatırlasın istedim.

Musul’un, Kerkük’ün o yarım kalan hikayesi unutulmasın istedim.

Kerkük’ün neden öksüz, Türkmen’in neden boynu bükük kaldığı; öz yurdunda nasıl garip bırakıldığı bilinsin istedim.

Dün o topraklarda çoğunluk olan Türkmenlerin, sinsi planlarla nasıl azınlık haline dönüştürüldüğünü görün istedim.

Kökünüzü, özünüzü ve o hiç bitmeyen gücünüzü hatırlayın istedim.

Kötü mü ettim?

Küçük bir tarihsel not:
Kerküklü Türkmen soydaşlarımızın ve halkımızın büyük bir kısmının kalbinde Beşiktaş’ın renkleri, Balkan Savaşı ve kaybedilen toprakların yasıyla siyah-beyaza dönmüştür. Beşiktaş tarihiyle ilgili birçok kaynakta da yer alan bu hüzünlü anlatıya karşın; kulübün 100. yıl belgeseli hazırlıkları sırasında yapılan ayrıntılı araştırmalarda, renklerin her zaman siyah-beyaz olduğu ve kırmızı rengin resmi kayıtlarda yer almadığına dair belgeler ağırlık kazanmıştır. Ancak bu tarihsel ayrıntı, Beşiktaş sevgisinin Türk dünyasındaki sembolik ve manevi anlamını asla eksiltmemektedir.